Görüşler

Stradivariusun Kemanı, Dayımın Bağlaması - Kemal Eroğlu

"Otuz senedir hala bir şey kotarabildiğimi söyleyemem'' dediğine bakmayın. Kemal Eroğlu, yaptığı her saza yüreğini katan bir usta. Elinden çıkan sazlar Erkan Oğur, Arif Sağ, Erdal Erzincan gibi pek çok müzisyenin elinde dilleniyor bugün. Bağlamaya gönül vermiş herkese açık olan Rahmanlar'da ki atölyesinde de, bağlama yapmanın yanında, pek çok müzisyene muhabbetlerde ev sahipliği yapıyor Kemal Eroğlu. Yıllardır tek başına Türkiye'nin en güzel bağlamalarını yapan Eroğlu'yla eski günlerini, "tek tabanca'' savaşını ve bağlamanın bugünlere gelişini konuştuk...


Nasıl başladı saz yapımcılığı?
Kemal Eroğlu: Vallahi benimki biraz ilginç. 9-10 yaşındayken bağlamayı ilk kez dayımdan görmüştüm. O dönemden kalan klasik bir bağlama sesi var kulağımda. Onun dışındakiler kulağıma pek yatkın değil. İlla dayımın bağlamasının sesi... Ama çok eğri-büğrü bir aletti. Çocukça, şurasını şöyle, burasını böyle yapsam deyip bağlamanın resmini çizerdim. Doğru orantılı bir bağlama yapmayı arzulardım.


Nerede oluyor bunlar?
Ben Ankara doğumluyum. Aslen Tunceliliyim. Annem, babam yoktu. Dayımın yanında kalıyordum. Dayım başçavuş olduğundan yurdun muhtelif yerlerinde bulundum. Dayım akşamları saz çalmayı bıraktığında, en son bıraktığı türküyü o akşam çalardım ben. Bağlama nasıl tutulur, tezene nasıl vurulur, sistemli çalışma bilmiyorum tabii. "Ders alırsan çalarsın" dediler. Ankara'da bu işlerin yapıldığı yer Hamamönü'dür. Orada Mehmet Cihan Sazevi adında, buradaki Şemsi Yastıman Sazevi'yle aynı dönemde işe başlamış bir yer vardı. Bu arada hemen söyleyeyim, Türkiye'deki ilk bağlama yapım ve satım yerleri o zamana kadar gayrimüslimlerin elindeydi. "Günahtır, ayıptır" düşüncesinden dolayı tabii. Ahçik Usta, Agop Usta gibi pek çok ünlü ustanın elinde bulunan bir sanayiydi. Aşıklar, ozanlar, dedelerse kendileri yaparlarmış sazlarını. Bahçelerden kestikleri dutla, ardıçla... Neyse, 60'lı yılların başlarında Mehmet Cihan Sazevi'ne gönderdiler beni. Dayımın sazındaki asimetrik görüntü sürekli aklımdaydı. Çalıştığımız yerde bir saz atölyesi vardı. Oradaki sazların simetrik olup olmadığını gözlemeye başladım. Aksilik bu ya, onlar da asimetrik geldi gözüme. Çocukluğumdan beri simetrik bakmaya çalışıyorum yaşama. Öyle bir rahatsızlığım var. Psikolojik bir rahatsızlık olduğunu da söylüyorlar. İki yıl okulla birlikte sürdürmeye çalışıp gittim, geldim sazevine.


O dönemin iyi sazcıları gelip gider miydi sazevine?

Ahmet Gazi Ayhan, Mehmet Erenler, Coşkun Güla gibi G zamanlar otorite olarak bilinen pek çok kişinin gelip gittiği bir yerdi. Onların da çok iyi saz çalmaları beni tetikledi. Daha sonraki yıllarda Hacı Taşan, Çekiç Ali, Muharrem Ertaş gibi insanlarla tanışma fırsatım oldu orada. O dönemlerde saz çalmaya çalışıyordum. Patron, "bu çocuk hem öksüz, hem de yetenekli" deyip severmiş beni. Oradan 125 Liraya aldığımız sazın 50 Lirasını vermiştik, ama 75 lirasını veremediğimiz için dükkanda duruyordu. Arada bir orada çalıyordum sazımı. Mehmet Usta, "bu bağlamayı sana hediye ediyorum, başka para vermene gerek yok" dedi bir gün. "Ama okul dışında hep buraya gel" dedi. Bu arada dükkanı silip süpürüyorum. Atölye kısmına girip çıkıyorum. Ustalar akşam çıktıktan sonra onların eğri yaptıkları yerleri kalemle düzeltmeye çalışıyorum. Kimsenin haberi yok ama bundan. Usta ertesi gün gelip benim düzelttiğim yeri de görmüyor, anlamıyor. Bu, ayrıca bir rahatsızlık oluşturdu bende. Zaten simetri hastalığım var, adamın yaptığı şeyi düzeltiyorum, "bununla kim oynadı, kim düzeltti bunu?" demesini beklerken tınmıyor bile. Ankara'nın şöyle bir tarafı vardı, şimdi kayboldu bu, bütün mesleklerde olduğu gibi: İyi iş yapan usta, bu işe yeni başlamış, hasbelkader kıyısına bulaşmış insanlara yardım ederdi, Ben onların da desteğiyle, gündüz onlardan gördüğümü uygulayarak işe başladığımda yanlışlarımı söylerlerdi.


Okul nasıl gidiyordu bu ara da?


Ortaokulu bitirmiştim. Sanat okuluna gitmeye başladım. Okul ve sazevi beraber yürüyordu. Atölyede çalışmamı istediler. Sanat okulunda teknik resim görmeye başlayınca, dükkandaki sazların asimetrisi iyice ortaya çıkmaya başladı. Ağaçların kesiminin yanlış olduğu da ortaya çıktı. Dar bir alandı. İşe yeni başlamıştım ve 16 yaşındaydım. Beni kim dinleyecekti ki? Ama ben, "eleştiriye açığım" diyen herkesten daha çok eleştiriye açığım. Hala değişmedi bu. "Usta, bir bak, nasıl olmuş" deyip herkese fikrini sorardım. Çalan insanların, yapan insanlar dan daha çok bağlamayı bana öğrettiğini söyleyebilirim. Hep böyle olmuştur. Benim ustalarım iyi çalanlar. Bağlama da çaldığım için, iyi icracıların bağlamadan istedikleri şeyin neler olduğunu anlamaya çalıştım. "Bunu geliştirebilir miyim" düşüncesiyle çıktım yola. Otuz küsur senedir hala bir şeyler kotarabildiğim söyleyemem. Ama iyi şeyler yapmaya çalışıyorum. Sadece iyi bağlama yapmaya çalışıyorum. Kimseyle bir yarışım yok.



O yıllarda dükkanınıza gelen eski ustaların sizden ne gibi istekleri olurdu?

Gelenlerin çok özel bir isteği yoktu. Ayrıca anlatamazlardı. Bağlama çalanların akademik yanı olmayınca, "bağlamadan şöyle bir şey istiyorum" deme şansları da yok. Örneğin Hacı Taşan'ın oldukça naif bir stili vardı. Sazın göğsünü hafifçe yukarı doğru döndürür çalardı. Ama tellerin kalınlığıyla, sazın büyüklüğüyle öten bir bağlaması vardı. Daha çok sesiyle ve çaldığı müziğin kalitesiyle öne çıkmış bir insan... Daha sonraki yıllarda Neşet Ertaş'ın çok sert vurduğunu, Mucip Arcuman'ın çok yumuşak vurduğunu görünce, "bu yörelere göre değişkendir, kişilere göre daha da değişkendir" diye bir sentez çıktı. Bağlama uluslararası bir kaliteye erişmiştir, bat enstrümanlarıyla bir araya gelip çalınabiliyor ve standart yapılıyordur belki, ama çalım açısından standart olabilmesi mümkün değildir. Örneğin Maraş'ın Alevileri başka çalar, Sünni kesimi başka çalar. Toroslarda ikisinden de farklı çalınır. İstanbul'un dışında pek çok ili gezdim. Türkiye'nin dört bir yanından insan atölyeme gelmiştir. Herkesin çalış stili başka olduğu için kişiye özel bağlama yapmak gerek. Bunu tespit ettim Arif Sağ günümüzün en büyük ustası. Arif Sağ'ın çaldığı bağlamayla, çok usta olmasına rağmen Yavuz Top'un çaldığı bağlama çok zıt. Arif Sağ'a yaptığınız bağlamayı Yavuz Top beğenmeyebilir. Bu, bağlamayı yapan ustanın iyi veya kötü yapmasından kaynaklanmıyor. Çalan ustanın icrasından kaynaklanıyor. Ama saza ses standardı ve boyut standardı getirdik. Buna katkım vardır ve bununla övünürüm. Ustalardan öğrendiğim işte bunlar.


Çalıştığınız atölyede oyma saz mı yapardınız?

Evet, oyma saz yapardık. Ama Asım ve Kazım adında Kastamonulu iki usta vardı. Onlar yaprak saz yapardı. Ben o yıllarda 16 yaşındayken onlar 60 yaşında filandı. Onların, Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi ustaları olduğu söylenirdi. O zamanın çok iyi ustaları olan Mucip Arcuman, Hacı Taşan, Zekeriya Bozdağ öyle söylerdi. Eski den ''çember'' denirdi yaprak bağlamalara. Konya'da Çemberci Mehmet Usta vardı. Türkiye'ye fabrikasyon çember bağlama yapardı. Benim ustam diyebileceğim, yapısından, kişiliğinden çok etkilendiğim Yaşar Külekçi vardı. Zaman zaman kafasına eser, yerli ağaçlardan yaprak bağlama yapardı Yaşar Usta. Yaprak bağlamayı ilk kez ondan görmüştüm. Yaprak sazın ek yerlerine kağıt yapıştırırdık biz. Yaşar Usta dışı parlak kurdele yapıştırırdı. ''Ses içinden kaysın, dışarı çıksın'' diye bir de espri yapardı.


Oyma saz yapımı artık bitti galiba...


Evet, bitti. Çünkü ağaca göre saz yapmayı denedi insanlar. Kafasındaki bağlamaya göre ağaç kesmedi. Dolayısıyla hiç oldu gitti... Bu arada klinik vaka olan konfeksiyon sazcılar var tabii. Yüz tane bağlama yapıp üç kuruş kazanıncaya kadar, iki tane yapıp beş kuruş kazanabilme şansları var, eğer parasal açıdan bakıyorlarsa. Onların yetmiş seksen bağlama yaptığı yerde benim bir tane bağlama yapmam yeterli. Daha az yorulurum, daha az malzeme gider ve daha çok düşünerek yaparım. Bir de zevk alırım bu işten. Ama onlar çok konfeksiyon tarzı çalıştıklarından ağaçları da katlettiler. Ayrıca oyma yapılan dut ağacının başka bir özelliği var: Yaprağında ipek kozası üretilir. Binlerce ağaçlık ormanlar hiç oldu gitti böyle konfeksiyon sazı yapanlar yüzünden. Ama bahçesindeki dutu keser, bir tane bağlama yapar, geri kalanını atar. Yani oyma bağlamanın yok olmasının bir nedeni de ağaçsızlık. Ama pres yapılarak, makinalarda oyularak oyma saz yapılabilir hala. Bugün yapılan yaprak bağlamalara fiziksel olarak istediğiniz şekli verme şansınız var. Hem de ağaçları daha idareli kullanabilme gibi bir avantajı var. Bir oyma bağlamanın çıkacağı ağaçtan, yalan olmasın ama, 15 tane yaprak bağlama çıkar.



Bugün yaptıklarınız gibi göğsü düz, cilalı bağlamaların yapımı ne zaman başladı?

70'Ii yıllardan sonra zaman zaman yörelerdeki çalış farklılıklarından kaynaklanan göğsün aşınması olayı ortaya çıktı. Ağaç, her tel değişiminde zımparayla silinerek temizlendi, dolayısıyla sürekli aşındı. Koruyucu olarak ne kullanılabileceği araştırıldı. Komalak ciladan verniğe, polyestere kadar pek çok şey denendi. Komalak ciladan başka hiçbir şeyi tavsiye etmiyorum. Ama ne yazık ki ben de son zamanlardaki polyester illetinden kurtulmuş değilim. Ağacı daha fazla koruyor. Günümüz koşullarında rutubetten, sıcaktan, soğuktan sadece polyester koruyabiliyor bağlamayı. Ağacın havayla temasını en aza indirgeyen malzeme. Cilanın ince olmasına dikkat ediyorum. Aslına bakarsanız biçim, bazen istekten, bazen de koşullardan doğdu. Ayrıca, sazın göğsünün bombeli olmasıyla düz olması arasında sazın ses karakteri açısından farklılık var. Düz olduğunda bas seslere yakın sesler çıkıyor. Bombeli olduğu zaman eski tabirle ''dişileşiyor'' sazın sesi. Kimsenin ''Kemal Usta atmış tutmuş söyleşide'' demesini istemem: Bütün anlattıklarım deneme yanılma yoluyla öğrendiğim şeylerdir. Ama konservatuarların yapım bölümlerinde de bizim yaptıklarımız uygulanıyor bugün. Bununla övünç duyarım. Üstüne de bir şey koymuş değiller.



Birkaç yıl önce bağlama ustası Fethiyeli Ramazan Güngör'le görüştüğümüzde, "şimdiki sazlar bana hiç tat vermiyor'' demişti. Göğsü bombeli, üstünde hiç cila olmayan saza alışmış tabii. "Sazı bozdular"' diyordu Ramazan Usta...


Doğru söylüyor. Ama ilime, bilime kapalı olmamak lazım. 50 yaşıma yakınım ve bilimsel hiçbir şeye baştan hayır demedim. Erkan Oğur'un 6 sıralı, 12 telli bir bağlama isteği vardı. ''Yapar mısın'' diye sordu bir gün bana. Hemen ''yaparım'' dedim. İki-üç yıl "bugün mü başlasam, yarın mı başlasam'' diye düşünüp kendi kafamda bir plan yaptım. Sazı yaptım, ama boyut tutmadı. Sesi çok güzel, Erkan zaman zaman kayıtlarda çalıyor. Şimdi daha ufağını yapacağız. Dolayısıyla yeniliğe açık olmak lazım. Ramazan Usta, Erkan'a yaptığım bağlamayı Erkan'ın hangi amaçla kullandığını anlasa, ''bağlamayı bozdular'' demez. Tabii ki doğallıktan yanayım. Özellikle müzikte geçmişe, geçmiş aletlerin yapısına sadık kalmak lazım, ama bağlamayı bugünün müziğine uyarlamazsak, nasıl çalacağız?



Mehmet Cihan Sazevi'nde çalıştığınız dönemde bam teli kullanılır mıydı?


Bam teli kullanılmazdı o zamanlar. Vallahi, bam telini Neşet Ertaş'tan sonra öğrendik dersem yalan olmasın. "Neşet Ertaş'ın telinden istiyorum'' diyenler olurdu. Yine de çok az insan bam teli kullanırdı. Hatta Alevi dedeleri o tele ''Sünni tel'' derdi o yıllarda.


Eskiden sazların içine, eşik altına içi boşaltılmış yumurta koyarlarmış. Sazın sesini daha güzel yaptığına inanılırmış. Siz böyle şeyler gördünüz mü?

Böyle hikayeler çok. Ama hiçbirisi başarılı olamadı. O yumurtayı da Mimar Sinan'ın cami kubbesinden esinlenmişler, ama o da başarısız oldu. Hatta sizin bilmediğiniz bir şey daha yaptılar: Bağlamanın en ucundan teknedeki eşiğin içine kadar arkadan sıkıştıracak şekilde tel taktılar. Bir süre sonra o tel aşındı ve koptu tabii. Sapın içini oyup değişik kalınlıklarda tel taktılar. Maalesef başarısız oldular.


Peki ne kadar çalıştınız o atölyede?

70'Ii yıllarda askere gidene kadar çalıştım orada. Bu arada sürekli çalıyordum. O dönemin mahalli ustaları vardı. "Ankara Divan Ayağı''nın alındığı Kırık Cevat vardı. Mustafa Koç, Mucip Arcuman vardı.


Bağlama çalarken özendiğiniz birileri var mıydı?

Birçok kişiye özenmişimdir. Ama Tuncelili olmama rağmen Ankaralı gibi çalarım. Şunu söyleyebilirim: Bağlama düzenini iyi çaldığını, söylediğini hissettiğim Feyzullah Çınar vardı. İnsan olarak da çok severdim. Bir de hala unutamadığım, hala üstüne kimseyi tanımadığım Hacı Taşan vardır. Arif Sağ'dan Neşet Ertaş'a, Erdal Erzincan'dan Erkan Oğur'a kadar herkesi sayabiliriz, ama Hacı Taşan'ın üstüne kimse çıkamaz. Ben aletime duygusal bakıyorum. Hacı Taşan'da farklı bakış açısı olduğuna inanıyorum. Söylerken sıcaklığını unutamam. Çalarken onun gibi çalsam derdim, ama Ankaralı gibi çalardım.


Arif Sağ'ı nasıl görüyordunuz?

''Kime bağlama yapsam'' diye düşünürdüm hep. Aklıma önce Arif Sağ gelirdi. Yıllar sonra beraber çalışma fırsatımız oldu. Türkiye'deki farklı bağlama çalış tavırlarının sentezi olarak Arif Sağ'ı görürüm. Bağlamadan ses açısından anladığını söyleyebilirim. Bütün bağlamalardan her zaman istediği sesi çıkaramaz. Benim gibi onun da çaldığı bağlamayı sevmesi lazım. Benim yaptığım sazları sevdi.


Askerden sonra neler yaptınız?

Lise mezunu ve teknik bir adam olduğum için Makine Kimya Enstitüsü'ne gireyim dedim. Ama güvenlik soruşturmalarında filan ''ben bu işi yapamam'' deyip bağlama yapımına döndüm. Hayatımda başka iş yapmadım ve yapamam desem inanın. Bağlama yapamasam açlıktan ölürüm, çok beceriksiz bir adamımdır. Bağlamayı benden daha fazla seven ikinci bir adam olmamıştır. Böyle bir iddiam var. Eşimden, çocuğumdan, özel bir sürü yaşamımdan daha öndedir. Asker sonrasında yine, Mehmet Cihan'ın yanında çalıştım. Daha sonra Seyranbağları'nda kendi dükkanımı açtım. 12 Eylül döneminde İstanbul maceram başladı.


Ne zaman geldiniz İstanbul'a?

11 Eylül'de geldim. Ertesi gün 12 Eylül oldu. İstanbul'a geldiğimde kimse beni tanımıyordu tabii. Ankara'dayken de herkes ya sağcı ya da solcu militandı. İstisnasız söylüyorum bunu, insanlar hangi mahallede oturuyorsa, sağcı veya solcu olduğu biliniyordu. Kamufle olan çok az insan vardı. Ama İstanbul'a geldiğimizde durum böyle değildi. Hangi mahalle solcu, hangisi sağcı, belli değildi. O zamanlar sazcıydık sadece. İstanbul daha büyük bir sanat merkeziydi. Buraya gelirken tek amacım sanatımı daha çok insana göstermekti. Zaman zaman aç kalmayı da göze aldım. Bundan önceki dükkanımı dört yıl boyunca eşim ve çocuğumla hem ev, hem de dükkan olarak kullandık. Bana sağdan soldan "'bu adam manyak, kafayı üşütmüş" diyenler oldu. Yanıma gelip ''aklı başında adamsın, iki tane yerine yirmi tane yap, çoluğu çocuğu buradan kurtar" diye nasihat verenler oldu. Ama benim iyi bağlama yapmak dışında başka bir hesabım olmadı. İyi yaparsam beni birileri görür, çok insan tanır diye bir hesabım asla olmadı. Zaman zaman bağlamasını çok iyi çaldığı, büyük şöhreti olduğu halde benden saz isteyen birine ''hayır, sana saz yapmam arkadaş" deme lüksüne sahibim. İsim vermeyeyim, çok ayıp olur, Türkiye'de herkesin parmakla göstereceği birçok insan kapımdan içeri giremez. Ben sadece bağlamayı seviyorum, Tek kötü tarafım o.


İstanbul'da nasıl tutundunuz?

Vallahi, işimi iyi yapıyordum, ''Kim iyi bağlama çalar" diye düşündüm, "Yavuz Top iyi çalar"' dedim. Ona bir saz yaptım. Çok beğenilince kimileri "tesadüfen çıkmıştır" dedi, ''Kim iyi saz çalar o dönemde?'' "Turan Engin iyi çalar". Ona da bir saz yaptım. O dönemde İrfan Kurt, Sarı Zeki, Arif Sağ gibi pek çok ustaya saz yaptım. Arif Sağ, "iyi bağlama yapıyorsun, gel beraber çalışalım" dedi bir gün. Beraber çalışmaya başladık.


İstanbul'la Ankara'daki saz yapım ortamının farkı neydi o yıllarda?

İstanbul'da daha estetik kaygılar söz konusuydu. İşlemeli sazlar modaydı. Yaprak olduğu için illa bir çentik atmak gerekiyormuş gibi davranılırdı. Sanki işlemeli yapan daha iyi ustaymış gibi gösterilirdi. Ankara'da daha sese yakın bağlama yapmak kaygısı vardı.


Hala böyle mi?

Kesinlikle hala böyledir. Ankara'da sıradan bağlama yapan ustalardan birçoğunun sazı, İstanbul'da ''bağlamayı çok iyi yapıyor'' denen ustanın sazından daha iyi ses verir. Çünkü Ankara'da yetişir sanatçılar. Genelde böyledir, Ankara'da yetişir, İstanbul'da şöhret olur.


Hiç geri dönmek istediniz mi?

Çok istedim. Bu çelişkileri gördüm. İnsani sıcaklığı bulamadım. Ama şöyle bir şey vardır ya: Anadolu'da askere gidene kız vermezler, askerden sakat dönersen "bunun bir tarafında bir şey var" deyip hor karşılarlar. Sanki namus meselesi oldu benim için. O yüzden geri dönmeyim dedim. Hiçbir zaman ilişkilerini sevmedim İstanbul'un. Vasiyet filan işlerine inanmam, ama zaman zaman söylüyorum, "ölürsem beni Ankara'ya götürün" diye.


Cahit Berkay yıllar önce şuna benzer bir şey söylemişti: "80'li yıllardan önce yurt dışına giderken herkes uzun saplı bağlama çalıyordu. 80'lerde döndüğümüzde herkes kısa saplı bağlama çalmaya başladı...''

Size şöyle bir şey anlatayım, bunu Arif Sağ da doğrulayacaktır: 1982 yılı filandı. Aşık Beyhani'nin abisi Hüseyin Engin bir gün dükkana geldi, "bir dede saz istiyor, ama sapı kısa, çanağı büyük olacak" dedi. Yıllar önce Yaşar Usta'dan sapı kısa, teknesi büyük bağlama görmüştüm. Böyle birkaç bağlama da yapmıştık. Ama o zamanlar isimlendirmek mümkün değildi. Bizi aşan bir şeydi. Perde o zaman kapanmıştı. Aksaray'da Arif Sağ'ın yanında çalışırken o dedenin kısa saplı saz istemesiyle perde tekrar açıldı. Dedenin istediği bağlamayı yapmaya başladım. Sapını, göğsünü taktım, Ama bitme aşaması,,dayken işyeriyle iplerimi kopardım ve kendi dükkanımı açmak üzere oradan ayrıldım. Bir iki yıl sonra Hüseyin Engin'i gördüm. Merhabalaştıktan sonra, "dedeye bir bağlama yapmışsın, ama berbat edip bırakmışsın. Dede hiç sevmedi" dedi. "Bir yanlışlık olmasın, ben öyle bir şey yapmadım" dedim. Sonradan anladım ki, benim yarım bıraktığım sazı bitirmişler, ama yıllar önce bizim yaptığımız kısa saplı bağlamalar gibi Re sesinden sazın sapını kesmişler. Oysa Do sesinden, hatta si sesinden kesmek gerekirdi. Ortaya çıkan, mandolin gibi, frekansı sert ama tınısı az bir bağlamaydı. Hüseyin Engin, bağlamayı tekrar götürmüş, sapa ek yapmışlar ama dede "sazın içine ettiniz" deyip almamış sazı. Arif Sağ, Muhlis Akarsu ve Musa Eroğlu "Muhabbet 1" albümünü kaydederken stüdyodaydım. Kayıt sırasında Arif Sağ'ın sazında enteresan, sıcak bir ses duydum. Ben de aklımca saz yapıyorum ya, Arif
Sağ'ın bağlamalarını yapan Yusuf Usta'yı da beğenmiyorum, zaten çelişkilerimiz de var, "Yusuf böyle iyi saz yapamaz, bu saz nereden çıktı?" diye sordum. "İyi bak, bu saz senin yaptığın saz" dediArif Sağ. "Ulan ben böyle bir saz yapmadım" diyorum kendime. Çünkü yaptığım bağlamayı tanırım. Böyle bir özelliğim vardır. Yirmi yıl sonra Ahmet'e yaptığım sazı Mehmet getirsin, "ben bunu Ahmet'e yapmıştım" derim. Neyse, Hüseyin Engin'in dede için yaptırdığı sazı çalıyormuş Arif Sağ. Ek yeri çirkin olmasın diye sapını sarmışlar. Bugün moda olan, kısa bağlama diye bilinen sazın ilk çıkışı o sazdır yani. Ama "ben yarattım" filan demek istemem. Çünkü tarihte öyle bir saz var.


Eski hali nasıl bir saz?

Kısa bağlamanın hikayesi ilginç. Geçmişte bağlamanın teknesinin büyük, sapının kısa olduğunu iddia ediyor çalanlar. Tarihte de kopuza kadar bilindiği şekli öyle. Esas akordu bağlama akordu. Bozuk düzen dediğimiz düzen, bağlamanın bozulduktan sonraki şeklidir. Günümüzde her ne kadar bazı ustalar "kısa saplı bağlama işi bozdu" dese de, ben onların tezini çürütürüm. Geçmişte yazılmış bir çok kaynak böyle olduğunu söyler. Orta Asya'dan günümüze, Anadolu'ya, teknesi büyük, sap kısaydı bağlamalar. Irızvadan, kopuzdan bağlamaya kadar. Ama Anadolu da değişik şekillere göre çalınmış, seslere göre sapı uzamış, kısalmış. Mesela herkesin çöğür olarak bildiği küçük tekneli bağlamaların çöğür olmadığını, çöğürün Neşet Ertaş'ın, Muharrem Ertaş'ın çaldığı büyük tekneli bir saz olduğu iddiası vardır. Anadolu'da bir çok insan "meydan sazı" nın cura olduğu iddiasındadır. Çünkü Alevi dedeleri göçebe yaşıyorlar ve sazlarını eşeklerinin heybelerinde taşıyorlar. Çıkartıp meydanlarda çalarlar. Ayrıca evlerde gizli cem ayinleri yaptıklarında "dede bağlama" dediğimiz kısık sesli sazları çalmışlar. Dede sazlarındaki frekans düşüklüğü o gizlenmeden kaynaklanır. Ama insanlar bağlamanın bu taraflarına hiç eğilmediler. Ben bütün bunları bağlamayı tanıdığım, tanımaya çalıştığım için biliyorum. Gelip giden dedelerden ustalardan bir şeyler öğrendim hep.


Peki Erkan Oğur'un "kopuz" adını verdiği ve son yıllarda pek çok albümde kullanılan saz gerçek kopuz mu?

O saz birebir kopuz değil. Onun tamirini ben yapmıştım. Yüz yıla yakın bir tarihi varmış. Kastamonu'da Tekeli kardeşler vardı, Türkiye'nin önemli saz yapımcılarıydı. Hatırladığım kadarıyla Tekeli Ahmet Usta 1952 yılında o sazı tamir etmiş. Aslında normal bir bağlama o. Ama Erkan Oğur kopuz düzeni çalıyor. Gitar çaldığı için gitar tekniğiyle çalıyor. Ama dede sazı, ırızva sesi gibi doğal bir ses çıkıyor. Erkan'a özgü bir ses... Tambura ölçülerinde yapılmış bir bağlama o. Biz önce tambura gibi denedik o sazı, pek güzel ses çıkmadı. Bir de kopuz gibi yapalım dedik tesadüfen böyle güzel bir tını çıktı ortaya. Daha sonra aynı boya sadık kalarak başka bir kopuz yaptım Erkan'a. Ama o yaptığım da birebir bir kopuz değildi,


Mesela bir müzisyen gelip size bir saz tarif ediyor. Siz onun nasıl bir ses istediğini hemen alıyor musunuz? Yani sese göre mi ağaca hükmediyorsunuz?

Sese göre boyuta hükmediyoruz. Her türlü ağcı biçimlendiririz sonuçta. Abanoz, tik, palizanı gibi çok ekstrem ağaçlar olmadıkça -ki onları da yavaş yavaş şekillendirmeye başladık- her ağacı kullanabiliriz. Tabii ki kullanacağınız yer de önemli. "Abanozdan sazın teknesini yapacağım" derseniz, yanında bir de hamal tutmanız gerekir. Dolayısıyla ses de çıkmaz. Abanozu ancak tuşede kullanabilirsiniz. Bağlama yapımını on yıldan fazla bir süredir maun ağacını tercih ediyorum ben. Ses verici özelliği olan maun bir Ekvator ağacı. Bizde yok. Bizdeki en iyi ağaç, dünyadaki en iyi ağaçlardan birisi olan ladin, Artvin Borçka ve Kastamonu Cide'de bulunur. Ama SEKA'ya gidiyor onlar. Kağıt yapımında kullanılıyor yani. İyi ağaç bulmak, istediğimiz orantıda biçmek biraz zor. Doğramacılardan, kerestecilerden alıp yapıyoruz. Yabancılar, ithal ağaçları gitara, kemana kullanılacak şekilde, en iyi biçimde biçmişler ve kurutmaya bırakmışlar. Pahalı olsa da onları tercih ediyorum.


Şu anda size bağlama siparişi verilse, ne kadar zamanda yaparsınız?

2006 yılının sonunda alırsınız. Yani doluyum, Ama bana gelen insanlar nasıl çalıştığımı biliyorlar. Bir de benden bağlama alanların en az 15 yılı bağlamayla sorunları olmaz. Türkiye standartlarında bağlamanın yaşamı en fazla altı-yedi yıldır. 15 yıl çok uzun bir süre. O süre içinde bozulan her şeyini bedava yapıyorum. Üç-beş sene bekliyorlar, ama iyi bir bağlamaya sahip oluyorlar. Bağlamada, standardı ses açısından verebilen yok. Benim böyle bir tarafım var. On tane aynı boy bağlama yaptığımda, dokuzunu birbirinden ayıramazsınız. Aslında rakamlarla anlatılacak bir şey değil bu. Orada duygusu var işte.


Herhangi bir kayıtta bir bağlama sesi duyduğunuzda o sazın işçiliğini, ağacını anlayabiliyor musunuz?

Bağlamanın çektiği akorda göre hangi boyda olduğunu, boyunun sesinin adamı yani kalıbının adamı olup olmadığını anlarım yaklaşık olarak, İyi bağlamayı, iyi sesi anlarım. Çalınan benim bağlamamsa, üç aşağı-beş yukarı tanırım sesini. Özel bir sesi vardır benim sazlarımın. Beni yakından tanıyanlar iyi bilir. Herkesten iyidir anlamında bir şey demiyorum, farklı baktığımı söylüyorum. Biraz duygusal bakıyorum ağaca, Onunla konuşamazsanız, onunla sevişemezseniz, istediğinizi elde etme şansınız hiç yok. Yüzyıllar da geçse, fırına atıp yanmadıkça, canlıdır ağaç. Çünkü içindeki suyu çıkmıyor. Ona hükmetmenin yolu, onunla anlaşmaktan geçer. Onu sevmezseniz olmuyor işte. Başka bir şey daha var: Ben sahibini de sevmezsem, bağlama yapamıyorum. Alete duygusal bakarken bir de böyle bir taraf çıkıyor. Sahibini çok sevdiğimde de çok zor yaparım, sevmediğimde de.


Peki sazınızı bir albümde dinlediğinizde, "keşke şöyle kaydetseydi" dediğiniz oluyor mu?

Kesinlikle, bağlamalarımın oda sesiyle stüdyodaki sesleri arasında çok fark olursa rahatsız olurum. İyi çalan ustaların iyi kaydetmiyor olmaları çok kötü tabii.


Var mı öyle bir örnek?

Var tabii, Mesela Erdal Erzincan. Çok iyi çalıyor diyebileceğim bir kaç kişiden birisi. Ama stüdyodaki performansını beğenmiyorum. Kayıt konusunda Erkan Oğur çok önemli. Arif Sağ da iyi kaydeder, Cengiz Özkan'ın da kayıtlardaki tonu iyi.


Sizin sazlarınızla yapılmış, en çok beğendiğiniz kayıt hangisi?

Selda'nın 12 Eylül'den sonra çıkan ilk türkü albümü olan "Türkülerimiz''de Arif Sağ'ın çaldığı bağlama iyidir mesela, İstanbul'da iyi usta olarak tanınmaya başladığımda yaptığım sazlardan biridir, "Muhabbet'' serisinin ilk üç albümünde çalınan bütün bağlamalar benimdir. Bilmediklerim de var tabii...


Bütün bunların yanında şiir yazıyorsunuz. Hatta birçok müzisyen tarafından bestelendi şiirleriniz...

O konuda bir iddiam yok. Kendimce yazıyordum. Ortaya çıkmaları tesadüf oldu. İsmail Özden bir türküye çok benzeyen bir melodi çalmıştı bir gün. "Keşke buna bir söz yazabilsem" demişti. O çalarken parçanın kaç heceli şiire denk düştüğünü hesapladım. 11 heceliydi ve benim öyle bir şiirim vardı. Çıkarttım defterden. O defterde üç yüz, dört yüz şiir var,dır. "Aa ne güzel" dedi, kullandı o şiiri. Ardından başka bir müzisyen ''şuna söz yazsana'' derken. Güler Duman, Emre Saltık, Erdal Erzincan, Yılmaz Çelik, Erkan Oğur gibi 20-25 kişiye şiirlerimden vermişimdir. Türkü sözü yazmak gibi bir derdim yok. Sadece kendimi, duygularımı anlatan şiirler yazdım, Müzikle birleşince türkü sözü gibi oldu tabii.


Bağlamayla ilgili bir hayaliniz, projeniz var mı?

Yıllar önce bir arkadaşım oğluna "ya benim gibi ol, ya da Maradona gibi futbol oyna" demişti. Ben de oğluma "ya benim gibi bağlama yap, ya da Arif Sağ gibi bağlama çal" derdim. Şimdi konservatuara gidiyor, kaval çalıyor. İyi kaval çalmasını isterim. Ben de iyi saz yaparken ölmek isterim. Yıllarca iyi insanlara, bağlamaya iyi gözle bakanlara, bağlamayı iyi çalanlara, çalarken iyi anlatabilen insanlara bağlama yapabilmek benim avantajımdı. Onlar beni iyi tarif ettiler. Onların sayesinde tanındım. İyi bağlama yapmama onlar neden oldu. "Kemal Usta eskisi gibi bağlama yapamıyor" denmesini istemem. Kötü yaptığımı anladığım anda bırakırım işi. Bir de mağazalarda satılmasını istemem bağlamalarımın, çok zoruma gider. Benden bağlama alıp başkasına satan insanlara ikinci kez bağlama yapmam. Böyle bir cezalandırma yöntemim var. Bağlamamdan memnun değilse beş yıl sonra getirip aynı fiyata bana satabilir. Ama üç kuruşa bir başkasına sattığında çok rahatsız olurum. Şu anda "on sene sonra şöyle olsa" gibi bir hayalim yok. Açlıktan ölmeyecek kadar kazanabilsem bana yeter. Postacı izine çıktığında şehri gezmiş ya, ben de iyi bağlama yaptığına inandığım insanları gezip onlara bir şeyler göstersem, bundan zevk alırım.


Tek başınıza çalışıyorsunuz. Yanınıza gelip çıraklık yapmak isteyenler yok mu?

Var tabii ki. Mesleğimle ilgili övünerek söyleyebileceğim şey şudur: Yanımda kimse çalışmasa da, Türkiye'de en fazla çırağı olan usta benim. Araştırırsanız, İstanbul'da bağlama yapan yedi-sekiz ustaya bir şeyler öğretmişimdir. Bu konuda hiç bir şeyi sakınmadan söyleyen bir adamım. Bağlama benim babamın malı değil. Ben bunu yaratmadım. Ben sadece iyi bir icracıyım. Benden sonra bu kültür devam etsin isterim. Mesela Müslüm Aydoğdu adında Maraşlı bir amca var. Ondan türkülerini alıp bu işten para kazanan insanlar oldu. İsimlerini vermeyeyim şimdi o alçakların. "Müslüm amca bu adamlar senin türkülerinden para kazanıyor, niye veriyorsun onlara türkülerini" diye sordum bir gün. Dedi ki: "Oğlum boş ver parayı, Felsefeyi söyledi ya, sen ona bak..." Buradan yola çıkarsam, bağlamayla ilgili bildiğim her şeyi insanlara aktarmayı isterim. İyi işler yapmaya çalışan insanlara her zaman destek olurum. Bu işin bir de acı tarafı var: Gençlerden bağlama yapmaya meyilli kimse yok bu dönemlerde. Yirmili yaşlarda "ben bağlama yapacağım" diye hiç kimse gelmiyor bana. Konservatuarlarda yapım bölümleri var, ama usta yetişmiyor.


Dayınız sazlarınızı gördü mü? Seslerini duydu mu?

Dayım gördü sazlarımı. Benim çok iyi bir usta olduğum, benden daha iyi bir ustanın olamayacağı düşüncesinde. Geçmişte çaldığı sazlarla benim yaptıklarımı kıyasladığında "sen olmuşsun" diyor. Ben biraz da izlediğim bir filmin etkisindeyim. Kemancı Antonio Stradivarius'un hikayesini anlatıyor. Televizyonlarda birkaç izledim. Kulağında bir keman sesi var hiç keman görmemiş. Bir gün dere kenarında giderken sandallı adamın birisi, üstü başı kir içinde, balık avından dönüyor. Elinde de bir keman var. Kemanın sesini duyunca "işte bu, o ses bu!" diye çığlık atıyor Stradivarius. Kayığın peşinden koşarken suya düşüyor. Çıkarıyorlar. Boğulma tehlikesi atlatmış, her tarafı çamur, üşüyor bir yandan, ama gözü hala kemanda... Yetimhanede yatan birisi. Kilisede günah çıkarılan yerdeki tahtayı alıyor, kemancı bir ustanın yanında çalışan arkadaşından keman kalıpları alıp keman yapıyor. Onun etkisinde kalmıştım. Aletine duygusal bakarak başarılı olmuş. Hangi işe bakarsanız. Spor yapanın topu sevmesi lazım. Dünyanın en iyi futbolcularından birisi olan Hagi, "top oynamamak dünyada bana verilecek en büyük cezadır" diyor. Sadece para ve şöhret değil önemli olan.


Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Var. Eskiden bağlama yapan ustalar sırtını hep iyi bağlama çalan birisine dayardı. İnsanların karşısına hiçbir zaman böyle övünerek çıkmadım. Benim sazımı çalanlar benimle övünsün! Kendime hep güvenirim. Bağlamama namusum gibi bakarım. Daha ne yapayım? Bir tane alana bir tane de bedava verecek halim yok!


18.1.2007


Kaynak/Not:
Roll Dergisi Haziran Sayısı http://www.kopuzsazevi.com/k_eroglu.htm


Sayfalar: 1
 
 
Ana Sayfa Müzik Okulu Koro Stüdyo Görüşler Kadir Kaya Sanatçılar Yankı Bağlama Videolar Basından Bağlantılar Duyurular Ziyaretçi Defteri İletişim